‘’Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen kimse, cevizin hepsini kabuk zanneder.’’ Demişti İmam Gazali. Sözün mahiyeti pek çok açıdan yoruma açıktır ve başta zahir-batın ilmi muhteviyatının idrakinde, belki de maddi hayatın mana karşısındaki yerini teşkil etme pusulası vazifesindedir. Her biri beşeri perspektifin kendi deruhtelerine kalmış. Bizi ilgilendiren kısmı, sözün ‘öz’ kısmına odak noktası oluşturmak; bir menzil, bir ezel ve ebed gailesine fani kelamlar…
Öz ve biçim. Essentia ve forma. Aristoteles, töz(ousia) ve öz(eidos). Gazali cilalayamamış felsefi atıflarla belki ama sözü örnekleme çıkıyor. Cila demişken, biz 21. Yy. nesliyiz, severiz cilayı! Her zaman felsefe de yapmayız, hayatımızın 9,9/10’u da edebiyattan ibarettir! Ne o öyle ussallıklar, muhakematlar, pratik çözümler, meşru kazanımlar ve ortak faydalar! Bunlar basit insan işi, strese girmeden hemen modumu yakalamalıyım, ben bir cool lıme alabilir miyim, çok buzlu olsun, aşırı buzlu!
Cila dedik; haz için cila, popülizm için cila, riyakarlık için cila, sahtekarlık için cila, bir de ayakkabıyı parlatmak için… Tam bu noktada tekrar bir cevizin kabuğu ve özünü hatırlayalım, cila ile! ‘’Hayat, teessürat ile tasaffi edip, teellümat ile cilalanarak kuvvet buluyor.’’ Demiş Bediüzzaman Said-i Nursi. Sözün manası oldukça güzel. Hayatın, zorluklar ve acıların oluşturduğu acı tecrübelerin birleşiminden kuvvet bulduğunu, insana hatırlatıyor. Yani diyor ki çay harda, yiğit darda(pişer)… Bana göre yiğit hem harda hem darda… Belki de yiğit bizzat çayın kendisi, acının tatlı tebessümü! Ne dedik atıfta, kırmazsan cevizi, sanırsın kabuk hepsini…
A-) CEVİZİN BİRİNCİ ÖZÜ: ŞERİAT
Geçenlerde; iki ceviz, bir tahta, bir de çekiç temin ettim, öze inmek için ahval ve şerait hazırdı. Başlayınca öze inmeye, gidişatın gelişi çıktı karşıma. Gelenekler ve söylemler. Aksiyonlar ve netice. Neydi gelişat, kurtuluş adil düzen! Neydi adil düzen, sloganlarla perdelenmiş Hak düzen. Neydi perdeleme ihtiyacı, müesses nizama ters düşmemek. Perde kalkınca en temel görüş, bir gün mutlaka… Ne zamandı o bir gün, mutlak iktidara erişim vakti. Hak geldi batıl zail oldu. Cahiliyeden Asr-ı Saadet’e geçiş mutlak emsalimiz. Batıl zail olana kadar da ne çetin bir direniş göstermişti. Cahiliye ne mel’undu be! Yazıklar olsun o cahiliyeye ki, 40 delille bile yenilemezdi! Ne mutlu o alimlere ki, ulema meclisinde 40’ta olsalar, bir haklının bir deliline boyun eğip Hakk’ı tutarlardı! Vesayet biziz, çokuz, güçlüyüz demezlerdi! Neyse zordu işte azizim çok zor. Gazveler, gazveler, gazveler… Yerinden göçler, gurbetler, eziyetler, işkenceler, yok olan yaşamlar, neler neler… Ama bastırılmıştı bir şekilde artık, günümüz uyarlamasıyla sonra dillerde, türkülerde refahın vakti! Ez cümle, beşeri sistemin ve dayatmaların yok oluşu, ilahi mesaj ve gaye, Allah’ın mutlak adaleti; ŞERİAT.
B-) CEVİZİN İKİNCİ ÖZÜ: SAVAŞ
Cevizin kabuğunu ayrıştırırken bir husus daha çıktı karşıma. Çağdaş düzlem üzerinden tefekkür edince, referans noktasında yalnızca bir sistem, yeni düzen gayesi olmayabilir de dedim. Ben içerideki aksiyonların gazabına uğramış da olabilirdim! Belki de, cevizin özünde çürüme alametleri vardı. Çürümenin önüne geçilmeliydi. Kırmamak daha eftaldi belki de. Cevizi yemek de gerekir neticeten. Ancak ve ancak cevizin çürümeme koşulları sağlanmalıydı belki de. Bir müddet muhafazası gerekirdi. İhtimalin büyüklüğü, ihtimaller, ihtimaller, ihtimaller… Fakat yine de metaforumuz olan bir cevizi daha kırdım, çok şiddetli oldu. Ne öz kaldı ne biçim. Ne Aristo’yu koruyabildim ne de Gazali’yi. Bu da şiddetli kırım halinde, topyekün yok oluşu çağrıştırdı. Eşyanın tabiatı vardı değil mi? İlk kırdığım cevizin bütününden eser kalmamıştı, ikincisine şiddetli vurulan darbe ile. Düalizme düçar oldum, belki de bir nevi nispi paranormal! Bu defa tafsilata yoğunlaştım, ikincisini tarumar etmek isteyen, tüm gücüyle paramparça etmek isteyen bir kişiye karşı şiddetli direnç hali, cevizin kabuğunu sıkı sıkıya koruma hali, zaman kazanma iddeti, şiddetli güce karşı daha şiddetli bir güçle mukavemet göstermek, gerekirse de cevizin özünü korumak için, yok etme saikiyle hareket edeni de yok etme hali; SAVAŞ.
Okuyuculardan bu aşamaya kadar gelmiş olanlardan bazıları, cenk ve cihat diyalektiğini çoktan anlamışlardır. Hatta Vahdet-i Vücud’a çoktan varmış da olabilirler. İşin içinde iş, özden de en mutlak Öz’e varış. İşin maneviyatı, alemlerden alemlere varış ancak konuyu o noktada virgüllemekte yarar var. Ben oradan çıktım, belki de hiç varamadım...
Ancak bir noktaya kesinlikle geldiğimi düşünüyorum. Mevcut siyasi iklim…
C-) 2023-2026 ARASI YAŞANILAN SİYASİ HADİSELER
Türkiye’nin Ak Parti iktidarları döneminde gelmiş olduğu nokta üzerinden değerlendirmeyi genişletmek gerekiyor. Tümdengelim ve tümevarım teknikleri, sosyolojik çözümleme ihtiyacı hiç olmadığı kadar kanımca zaruret. Daha da zarureti ise, özellikle 2023 Genel Seçimleri neticesinde, Türkiye’de neyin değiştiği, neyin değişmediği, neyin de değiştirilmek istenmediği sorunsallarının çözümlenmesidir.
2023 Seçimlerinden itibaren son 3 yıllık süreç, Erdoğan ve Ak Parti iktidarının, vatandaşın temel sorunlarından ziyade dağılan oyları toparlama gayretleri üzerinden şekillendi. 2024 yerel seçimlerinin payını da yadsımamak gerek tabi! Vatandaşın maddi ve manevi temel sorunları -ki bunlardan en önemlisi hayat pahalılığı ve enflasyon- üzerinden çözüm önerileri ve icraatlar yerine, CHP ve DEM Parti üzerinden siyaset belirleme gayreti, Erdoğan’ın en temel stratejisi oldu.
Siyaset ilminin, toplumsal ihtiyaçlara cevaz verme paradigması bir kenara bırakılarak, yalnızca adeta rakipleri ya dağıtmak, ya da kendi yanına çekerek toplumu tamamen alternatifsiz bırakma yönüne odaklanıldı. CHP, belediye başkanlarına operasyonlar ve mutlak butlan davasıyla Kılıçdaroğlu’nun başa döndürülmesi hamleleriyle, dizayn edildi. Ayrıca belediye başkanlarından ve milletvekillerinden bir kısım transferler sağlandı. Burada temel iki strateji bulunmaktadır. İlki, sağ veya muhafazakar kesmin siyasi alternatif araması ve oylarının Ak Parti’den CHP’ye ya da başkaca partilere kaymasını engellemek, ikincisi de rakibin diğer muhalif gruplarla veya kendi içlerinde dirlik içerisinde birlikte ilerlemesi ve ülke sorunlarına çözüm önerileri geliştirmesinin önüne geçmek!
Anayasa değişikliği söylemleri ve bölgesel lider ülke olma algısıyla teşkil ettirilmek istenen pozisyonunu sağlamlaştırmak adına da, meclis çoğunluğunu kendi yanına çekebilme gayesine odaklanıldı. Bu odak, DEM Parti ve Öcalan üzerinden ‘Terörsüz Türkiye’ başlığı altında toplandı, böylelikle de ayrılıkçı unsurların da toplumsal muhalefetinin önüne geçildi. Aynı zamanda küresel hegemonyanın, bölgesel politikalarıyla eş güdüm hali zuhur etti.
Fakat; barınma, hayat pahalılığı, gelir adaleti, enerji arzı, eğitim politikası, genç gelişim, nüfus azalması, memur sorunları, aile sorunları, beyin göçü, işçi sorunları, nepotizm, ahlak, maneviyat vs. gibi pek çok sorun adeta görmezden gelindi. Kaldı ki, mevcut yürürlük hukuk mevzuatı da, tüm yaşanılan hadiselerde adeta bir araç olarak kullanılarak, Hukuk Devleti ilkesi ve Anayasal hak arama teminatları olabildiğince yıpratıldı ve yalnızca şoven bir kültürün derinleşmesine basamak olmaktan öte görülmedi. İş bu şartlarda, vatandaşın yürürlük mevzuattaki hukuki güvenceleri, hukuki güvenlik kaygıları da bir bir sümen altı edildi. Yargı bağımsızlığı(!) ve tarafsızlığı(!), sözüm ona yine bir sloganik argüman olmakla kaldı.
Çok daha sıkıntılı olan husus şudur ki, toplumsal ekonomik sınıf ayrımı derinleşti. Zenginler daha da zenginleşti, fakirler ise daha da fakirleşti. Özellikle İstanbul artık yalnızca, Tayfun Er’in yazmış olduğu kitabın adıyla müstesna olduğu şekliyle ‘erguvaniler’ beldesi! İstanbul’da:
-Asgari ücretliysen yaşadın!
-Memursan yaşadın!
-Emekliysen yaşadın!
-Dar gelirli vergi mükellefiysen yaşadın!
-Gençsen ve mesleğinin başındaysan yaşadın! Gençsen ve henüz evlenmediysen yaşadın! Gençsen ve evlilik arifesindeysen yaşadın! Gençsen ve evlendiysen, yaşadın! Gençsen ve evlenip çocuk sahibi olduysan, yaşadın! Hasılı gençsen, yaşadın!
YAŞADIN ÇÜNKÜ SEN ARTIK BANKALARA MECBURSUN! FAİZSİZ YAŞAMAYAZSIN! FAİZLE DE YAŞAYAMAZSIN! YAŞASIN!!! AMA ERGUVANİLERDEN BİRİYSEN, EZELDEN ERGUVANİ YA DA DÖNEMSEL ERGUVANİ, DİYECEK BİR ŞEY YOK! YİNE YAŞADIN! YAŞASIN!!! ERKİN KORAY’IN İKONİK DEYİMİYLE; SAĞDAN SOLDAN ESTARABİM!
D-) CEVİZİN ÖZÜNDEN ŞEKLİNE GİDİŞAT SAVAŞ MI?
Şimdi ceviz örneğimizden başa saralım. Şayet, iktidarın uyguladığı bu kadar ideolojik temelli stratejiler bizleri bir noktaya getirecekse, akıllara ya Şeriat ya da olası bir savaşa hazırlık geliyor. Çünkü diğer türlü, iktidar olmanın en asli vazifelerden biri olan vatandaşa hizmet mefhumu ağır derecede yaralı! Bazı süreçler vardır, sancılı ve radikal politikalar gerektirir. Dünya Tarihi, devletlerin zorlu ve kaotik süreçlerde yıkımına karşı bir şekilde önüne geçilmesinin de gerekliliklerini ortaya koymaktadır. Hatta çok uzağa da gitmeye gerek yok! Yakın tarihte; Saddam’ın azli ve idamı, Mursi’nin devrilmesi, Kaddafi’nin halli, Esed’in kaçışı, Hamaney’in infazı vs. gibi örneklerin sebeplerine inilebilir. Günümüz koşullarında Mısır’ın, Libya’nın, Irak’ın, Suriye’nin ve İran’ın ne durumda olduğu, önceki koşullarıyla mukayese edilebilir. Liderin ekarte edilmesinden sonra daha mı iyi oldu daha mı kötü? Örnekleri geniş tutuyorum ki, kendi anlatımlarıma ek olarak okuyucu tahlillerini de daha geniş bir perspektiften ele alabilsin. Ancak İran örneği daha bir yakın ve hali hazırda!
İran uzun yıllardır, ABD/AB ambargolarıyla derin bir ekonomik ve siyasal bunalımlar içinde bocalayan komşu ülkemiz konumunda. En sonunda dış müdahaleye de maruz kaldı. Sınırları ve egemenlik hakları ihlal edildi. Dini liderleri suikaste maruz kaldı ve yaşamını yitirdi. Ekonomik koşulların ağırlığı içerisinde on yıllardır yaşayan bir ülke olmasına rağmen askeri unsurlarına yapmış oldukları yatırımın an itibarıyla meyvelerini de yemekteler. Saldırıya maruz da kalsalar, dini liderleri de öldürülse, ciddi bir mukavemet sergileyerek işgale müsaade etmediler. Hamaney, İran içindeki muhalifleri açısından dikta(molla) rejiminin amansız bir başıydı ve ambargoların oluşturduğu ağır ekonomik faturanın en başat sorumlularından biriydi ancak günümüzde devrime karşı tehditlere öngörüsüz davranmadığı, zamanında yaptığı tertibatlarla ülkesini kuvvetlendirdiği ve dahi en ağır koşullara bile hazırlıklı olacak şekilde yerli üretim askeri silahlar geliştirdiği ortaya çıktı. Rejimlerine karşı tehditlerin boş laflar olmadığı gerçekten emperyal hedeflerin bir gün kendilerine de ağır bir bedel ödetecekleri ve o güne hazır olduklarını ortaya koydular. He buna gerek var mıydı, geliştirdikleri politikalar Fars uyruklulara yaradı mı, yaramadı mı, ya da bu kadar korumacılık yaptılar da dünya devletlerine veya İslam beldelerine ne gibi bir miras bıraktılar, kısmı tartışılır. Yine belki de esas halk devrimleri, dış saldırıları bertaraf ettikten olacak. Bilinmez…
Güncel anlamda, Türkiye’deki muhaliflerin belki de öngöremedikleri ve iktidarı suçladıkları, bizim de dile getirdiğimiz memnuniyetsiz olunan koşullar ya da vatandaşların tamamının yaşadıkları maddi ve manevi sıkıntılar, İran örneği üzerinden okunduğunda, iç politik iklimin şimdiden olası bir savaş ihtimaline binaen tadil ve tanzim edildiği sonucunu, ihtimalen ortaya çıkarabilmektedir. Yani 2023-2026 süreci konu bahsinde yazdığımız iç sıkıntılar veya olumsuzluklar, haricilerle savaş kaçınılmazsa dahili kriptolarının temizlenilmesi meselesinden ötürü veya önceden zahmet sonrasında rahmet stratejisinin bir sonucu olabilir. Cevizi kırmamak tercihi…
E-) CEVİZİN ÖZÜNDEN ŞEKLİNE GİDİŞAT ŞERİAT MI?
Bir diğer nokta ise, cevizin özündeki sistemin getirilmesi esasına dayanabilir. Cumhuriyet Tarihimiz, halkımıza yeni bir sistem ile yönetim şartları sağladı. Aslında çok fazla unsuru içinde barındıran, çok derin bir konu. Ancak temel mevzu, asker kökenlilerin öncülük yapması neticesinde ortaya çıkan, esasında halkın direnişini örgütleyen ancak sonrasında özüne dönen bürokratik bir devrim süreci. Kanımca, saltanat sisteminin yıkılmasının yerine askeri kökenli yeni bir mutlak rejimin kurulmasından mütevellit. Günümüzdeki yansımaları da görüşümüzü destekler mahiyette.
Hal böyle olunca, tam bir demokrasi demek mümkün olmadığı gibi tam bir otokrasi demek de doğru değil. Özü ve biçimi, kanaatimce tam tanımı mümkün kılmamaktadır. Ayrıca vatandaşın çoğunluğunun hissiyatlarıyla da ve dini inançlarıyla da temel çelişkiler barındırmaktadır. Kuruluş dönemi zihniyeti ve popülasyonu düşünüldüğünde, anlatılarımız daha dayanaklı hale gelmektedir. Fransız kökenli laik sistem bazlı altı ok inkılabı, yeni bir normalden ziyade veya yumuşak bir geçişten ziyade, mutlak bir öğretiyi barındırmaktadır. Türk Devletler Tarihi’ne bakılacak olursa, M.Ö. 220 yılında kurulan Asya Hun Devleti’nden Osmanlı Devleti’ne kadar, asker bir millet ve devlet sisteminin gelenekselleştiği görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun öncülerinin de, bu minvalde bakıldığında asker kökenli olması, tezatlık arz etmeyebilir. Fakat 2000 yıllık süreç içerisindeki inançsal dönüşümlerle birlikte değerlendirildiğinde, 1900’lü yılların Osmanlı toplumunun sosyolojik hakikatleri ile getirilen yeni rejim arasındaki uçurum kapanmamıştır. Her ne kadar günümüz toplumundaki İslami inançsal düzlem ciddi derecede tahrif ve tahrip edilmiş, özünden koparılmış gibi gözükse de, hissiyatların çok da değişmediği noktasında somut emareler de bulunmaktadır. Orta Doğu halklarıyla olan bağdaşıklık hala diri olmakla birlikte; Somali, Arakan, Pakistan-Hindistan çatışması, Filistin ve Doğu Türkistan meselesi gibi hayati meseleler de, Türkiye’deki özsel Müslümanlık bilincinin tekrardan dirildiği görülmektedir. Yine ayrıca, Türkiye’deki genel halkın manevi atmosferi, Gök Tanrı inancından İslam Dini’ne, cihan anlayışıyla doğru orantılı olan cihat anlayışına evrilme süreçlerindeki, inanışsal kökenler arasında en çok nihai disipline sadakat göstermiştir. Hatta öyle ki, Türklerin İslamiyet’e geçişiyle birlikte Yavuz Sultan Selim Han Dönemi’nden itibaren Halifelik de, en çok sahiplenilen değişim ve dönüşüm süreçlerinden, ülkülerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çelişkiler kısmına tekrar dönecek olursak, 29 Ekim 1923 yılındaki cumhuriyetin ilanından, 1945-1946 senelerindeki kalıcı olarak çok partili sisteme geçişle, 2026 Türkiye’sinde hala diri olan tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Kuruluş felsefesinin yenilikleriyle, Osmanlı Devleti’nden kalan gelenekler arasındaki tartışmalar, yakın siyasi tarihimize damga vurmuştur. Partileşmeler de, esasen yenilikçilerin ve gelenekçilerin rekabetinden ileri gelmektedir. Ancak en gelenekçi akım, muhafazakar çevreler de zuhur eden, vücud bulan ve dava haline gelen Necmeddin Erbakan öncülüğündeki Milli Görüş Hareketidir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın da içinde yetiştiği Milli Görüş Hareketi’nin en temel iddiası olan adil düzen ve günümüze kadar ki serüvenleri, o dönemlere denk gelenler için hala zihinlerinde tazedir. Milli Görüş geleneğinin önündeki en büyük engeller vesayet odaklarıydı. Şeriatçı bir tabana karşı laik bir kurucu felsefe durmaktaydı. Uzun yıllar devam eden mücadeleler…
Ne yapılmalıydı, nasıl bir politika izlenmeliydi de dirençlerin gardı düşsün. Dümdüz Şeriatçılık, karşı mahallelerin ve bürokrasinin direncini katmerlemekteydi. Kapatılma tehdidine dönüşen siyasal particilik, adil düzene geçişi daha da zorlaştırmaktaydı. Ancak en nihai hedefe gitmek için bir yol bulunmalıydı. Batı bloğunun ve NATO’nun, D-8 konseptine alkış tutacak hali de yoktu. İktidara giden yol da, Çankaya yokuşunda değildi. Okyanus ötesindeydi. Hem dışarıyı hem içeriyi bağlamak gerekirdi, mutlak iktidara erişim için! Vesayetin, halk iradesinin yanı sıra içeriden de fethi gerekirdi. Vesayetin temel uçlarının dışarıda olduğu fark edilince, plan da tıkır tıkır işledi. Zincirler kırılacak ve Ayasofya açılacaktı. Çıkış olacak, adil düzen gelecekti. Akıncılar ruhu, temel hedefine bilakaydu şart ulaşacaktı! Necip Fazıl’ın deyimiyle; ‘’bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.’’
Ez cümle olarak içlerinden yetişen Erdoğan, iktidarı devralıp vesayet odaklarıyla olan mücadelelerinin hepsinden galip çıktığı gibi şu anki koşullarda, vesayetin içerideki odağı ve mihmandarı olarak görülen CHP’nin de, genel başkanlığı makamının yargı yoluyla değiştirilebildiği bir dönemin Cumhurbaşkanlığı makamını temsil etmektedir. Muhafazakar camia da yankılanan, o beklenen bir akıl gelmişti. Başörtülü öğrencilerin üniversitelere alınmadığı, herhangi bir muvazzaf askerin hükümete ayar verebildiği, herhangi bir savcının herhangi bir nedenle muhafazakarları derdest edebildiği günlerden, CHP’li belediye başkanlarının rahatlıkla tutuklanabildiği ve CHP genel başkanının da yargı yoluyla değiştirilebilmesi ikliminin oluşumuna… Nasıl bir imkan ve zihniyet devrimi değil mi ama?
Gün geldi, 1958’li yıllardan günümüze, Necip Fazıl’ın Ta Maveradan şiiri içindeki ünlü beyti subuta erdi;
‘’Rüzgar öyle esti, öyle esti ki,
Her şey uçup gitti, kaldı Yaradan.
Ayna düştü, hayal, perdelerdeki
Bir akiscik gibi çıktı aradan’’
F-) DEĞERLENDİRME ve NETİCE
Şimdi geldik cevizin özüne. Yazımın kabuğu muhafazakarlar, özü Din-i İslamı Mubin. Kabuğun tuttuğu ve desteklediği iktidar, özünde İslami kaygılarla günümüze kadar geldi. Senelerdir yaşanan mücadelelerin neticesinde artık mutlak güç iktidarın ve zahiren muhafazakar görünenlerin elinde. Somut vatandaşsal sorunlar geri planlara itilmiş ve ideolojik kaygılar esas alınmışsa, bunun bir sebebi olmalı. Yüce sebepler, başka türlü hiçbir açıklaması mümkün değildir! Zahiren muhafazakarlar diye boşuna söylemiyorum, özü göreceğiz, acep ne iştir? Muhafazakar çevrelerin de samimiyet testinden geçtiği bir süreçteyiz. Hatta en köşeli süreçteyiz! Zira şimdiye kadar hep bahaneler vardı, CHP zihniyeti falan! Artık yok! Şayet, niyette samimiyet varsa, o halde muhafazakar çevrelerin sözünü ve sesini yükseltmesi gerekmektedir. Günümüzde; vakıflar, tarikatlar, cemaatler ve muhafazakar siyasi partilerin, taleplerini icra ve ihya edebilecekleri iktidar gücü bulunmaktadır. Fakat şu ana kadar Erdoğan ve Ak Parti’ye karşı herhangi böyle bir talebin bulunmadığını görmekteyiz. Saf ve temiz duygularla hareket eden vatandaşlardan da yok, belki de birilerinin demesini bekliyorlardır destek olabilmek için. Samimiyet testi diye boşuna söylemedik!
Diğer ihtimalde ise, madem ki muhafazakarların böyle bir talebi yok veya olmayacak, o zaman dünyevi iktidar için mukaddesatı yalnızca bir araç olarak kullandıkları anlamı ortaya çıkar. Laik düzen içinde sadece nefes alabilelim yeter demekle yetiniyorlar belki de. Ya da biz güçlü olalım, devlet dairelerine adamlarımızı yerleştirelim, finansal oligarşiyi de elimizde bulunduralım, canım arada bir de zulüm altındaki müslüman beldelere sadaka veya zekat gönderdik mi yeter, bir de Galata Köprüsü’nde yürüyüş düzenleriz işlem tamam, diyor da olabilirler! Ancak finansal düzenin faiz üzerine kurulu olduğunu da hatırlatmakta yarar var. Haramla hayır yapılmıyordu sanırım! Kuruluş felsefesine payandalık yapılması demek, özden kopuş demektir. Öz yok ise, sekülerlere karşı durmak neden? Laiklere karşı durmak niye? Parti tabelalarını öcüleştirmek niye? Eyy CHP, naraları neden? CHP’lilerin birer birer tutuklanması niye? Hani İslami duruş? Böyle devam ederse, demek ki, sözüm ona muhafazakarlarınki de Kemalistlerinkinin laciverti manası çıkar! Ortada vebal var, benden söylemesi!
Aman canım ne Şeriat’ı, savaş kapımızda, bunlara yoğunlaşmalıyız deniliyorsa da, gerekçelerinin yine temellendirilmesi kanaatindeyim. Savaş tehdidi her ülke için her daim vardır ve olacaktır da. Yalnızca savaş tehdidiyle, içerideki baskılar ve somut sorunların göz ardı edilmesi meşrulaştırılamaz! Muhalif söylemlerden ve yaşanılan somut sorunlardan teşkil olan bazı sorular aklıma geliyor, el cevap:
Savaşa 3. Sınıf ekonomi modelleriyle mi hazırlanıyoruz? Bankacılık ve finans sistemi üzerine temellendirilmiş ekonomi ile mi savaşa hazırlık yapıyoruz? İnşaat sektörüyle mi savaşa hazırlanıyoruz? Çimento veya demir mi atacağız düşmana? Toplumsal barışın sağlanamadığı bir ortamda mı savaşa hazırlanıyoruz? Gelir adaletsizliğinin bulunmadığı ve varlık barışının olmadığı bir ortamda mı savaşa hazırlanıyoruz? Dibine kadar faize ve vergiye bulaştırılmış bir toplumla mı savaşa hazırlanıyoruz? Tarımsız savaş olur mu? Yerli üreticilerin, her geçen gün yurt dışına kaynaklarını aktarmaya çalıştıkları bir ortamda mı savaşa hazırlık yapıyoruz? Vatandaşın aidiyet duygularını zedeleyici bir iklimi esas alarak mı savaşa hazırlık yapıyoruz? Toplumsal ahlakın çöküntüye uğradığı bir ortamda mı savaşa hazırlık yapıyoruz?
AYRICA SAVAŞ, YALNIZCA MUHAFAZAKARLARI KAPSAMAZ TÜM ÜLKE VATANDAŞLARINI KAPSAR! HALİYLE YALNIZCA MUHAFAZAKARLARIN FİKİR BEYANLARIYLA DA ŞEKİLLENEMEZ! ORTAK MUTABAKATLAR, ORTAK TEHDİTLER ve ORTAK MÜDAFAALAR GEREKTİRİR.
Son NATO Zirvesi aklıma geliyor ayrıca, dostluk söylemleriyle soslanmış CAATSA yaptırımlarının kaldırılması mesajları. ABD ve Türkiye arasındaki dostluğun, tarih boyunca hiç olmadığı kadar yakın olduğunu müşahede ediyoruz. YPG’nin kendini feshetmesi ve Tom Barrack’ın meşruiyet açıklamaları da cabası. Neyse, savaş bize belki de hiç olmadığı kadar uzak! Ama ne demiştim, savaş tehdidi olsa bile tek başına hukuksuzluklara meşruiyet kazandırmaz! Hukuksuzluklara hiçbir şey meşruiyet kazandıramaz, en doğrusu.
Meselenin özü, izah ettiğimiz hususlar manzumesinde doğruya doğru yanlışa yanlış demekti. 2023, şu ana kadar Türkiye Yüzyılı’nın başlangıcı olmadı. Kaldı ki idare-i maslahatçılarla esaslı inkılap yapılamaz, bir kez daha acı tecrübeye vakıf olduk. Sürekli idare-i maslahatçıların bizdenliği veya karşı mahalleden oluşu sığlığında da, kulaç atma gafletine düşme niyetinde hiç değilim. Gençlik bitti ve kuruntularıyla, heva ve heyecanları geride kaldı. Ortada bir mahalle var mı, yok mu, onu da şu an bilememekteyim. Aslında bilmekteyim belki ama dilim varmıyor da olabilir. Arafta bekliyoruz. Koşulları sıraladık, izleyeceğiz ve göreceğiz. Umarım tasarruflarımda yanılıyorumdur. Saygılarımla…
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|