Bilindiği üzere kabinede 2 yeni değişiklik meydana geldi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Adalet Bakanı
Yılmaz Tunç'un görevlerine son verildi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya'nın son dönemlerindeki özellikle
Emniyet Kararnamesi'yle görevden aldığı kimseler arasında, Cumhur İttifakı'nın bileşenlerinden
Milliyetçi Hareket Partisi'ne yakın oldukları bilinen İl Emniyet Müdürlerinin büyük oranda bulunması,
Devlet Bahçeli'yi rahatsız ettiğine dair bazı iddialar medya organlarına yansımıştı. Selefi Süleyman
Soylu'nun, en başından itibaren sabit kanaatim olduğu biçimiyle; popülist söylemlerle bezenmiş, şahsi
ihtiraslarıyla bolca nemalandırılmış, hatta siyasi ikbali uğruna Demokrat Parti liderliğinden Ak Parti
liderliğine geniş yelkenler açma vasıtası olarak gördüğü bakanlık döneminin akabinde, Ali Yerlikaya'nın
devr-i nazırlık süreci oldukça münzevi sayılabilir. Ancak ferman başbuğun fakülteler onların mıydı,
neydi! Öyle bir şey işte, neyse...
İçişleri Bakanlığı kısmı esasında daha kıymetli bir konu ancak mesleki deformasyonumuzu mazur
görünüz! Biz Adalet Bakanlığı'ndaki değişimin akislerine odaklanacağız! Elzem bir hadise olarak
karşımıza çıkan yegane husus şudur ki, yeni Adalet Bakanı'nın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevini
ifa ederken atanmış olmasıdır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde Akın Gürlek, özellikle
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı başta olmak üzere pek çok kamuoyuna mal olmuş soruşturmalara
öncülük etti. Siyaset, sanat, medya, sosyal medya, bürokrasi, spor ve ticaret dünyasından önemli kişi ve
tüzel kişilikler operasyonlardan nasibini alacaktı. Medya dünyasındaki spikerler ve gazeteciler, sanat
dünyasındaki ünlüler, sosyal medya fenomenleri, il ve ilçe belediyesi çalışanları, Maliye Müfettişleri,
Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanıyla Galatasaray Spor Kulübü'nün eski yöneticileri ve bir kısım diğer
kulüplerin yöneticileriyle futbolcular, Ciner Holding başta olmak üzere yüzlerce sermaye şirketi, Akın
Gürlek döneminde nasibini alanlar listesinin kısa bir manzumesidir. Ancak en büyük soruşturma, Ekrem
İmamoğlu üzerinden tertip edilen suç örgütü iddianamesi...
Soruşturmaların ne denli hukuki saiklerle yerine getirildiği tartışılır. 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu madde 161 kapsamı, Savcıların soruşturma aşamasındaki yetkilerini ve görevlerini belirlemiştir.
O başka bir konu! Ancak toplumsal algıların odaklandırıldığı, önemli etki uyandıran sansasyonel
operasyonların, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı makamına başvuran veya hakkında soruşturma
yürütülen salt vatandaşların iş ve işlemlerini, oldukça akamete uğrattığını sıkça görür ve duyarım.
Meselelerin iç yüzü, kamuoyuna yansıtılanlardan olabildiğince tezatlıklar barındırmaktadır. Söz gelimi
herhangi bir vatandaş, herhangi bir haber kanalını açtığında; ''yahu adamlar gecesini gündüzüne
katmış her yeri temizliyorlar'' algısına kapılabilir ancak İstanbul Cumhuriyet Başsavlığı'nda
bekleyen belki binlerce soruşturma dosyasının neredeyse hiç ilerlemediğini haliyle
bilmeyeceklerdir! Yargısal illüzyonun toplumda karşılık bulması şaşırtıcı da değil, demek
istemezdim ama vaka bu olunca el mahkum! Fakat kahraman olarak addedilen kişi ve kişiliklerin,
kamu gücünü-ki yargının üç sac ayağından biri olan savcılık makamını- siyasi ihtiraslara kurban
edebileceği zannı, sui zandan öteye gidemeyecekti ne de olsa! Rüzgarı arkasına alanlara karşı hakikatin
yelleri farklı yönden esiyor diyebilmek, ne mümkün! ZİNHAR! EDEP YA HU...
Neyse gelelim artık niyetin malumuna. Akın Gürlek oldu Bakan. Hayırlı olsun demek düşer bizlere. Her
şeye rağmen bir takım şeyler yapılmıştır, hiçbir şeyden iyidir! Ekrem İmamoğlu'nun taifesi gibi niyetimiz
menfi değildir, yalnızca müspettir. Siyasiler layüsel değildir, suç varsa ceza olmalı ama herkese karşı;
adalet, hakkaniyet, eşitlik perspektifiyle. Sadece İmamoğlu değil kanımca tek sanık, ya da O'nunla sınırlı
kalmamalı, zira mesele suçun cezasız kalmamasıysa failden çok ne var! Hasılı derim ki, yolsuzluk ve
rüşvete bulaşmış BİNLERCE DANSÖZ VAR! Re'sen yürütülmeyi bekleyen soruşturmalar...
Çiçeği burnunda nazırımız, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde, ilm-i siyasetin en temel
kuramlarından birini kavramış, günümüz toplumunun yumuşak karnını sıkıca yakalamış olacak ki, teknik
jargonu avam düzeye tatbik etmekte hiçbir beis görmedi. Hukuk mesleklerinden Avukatlığı, Adnan Oktar
dosyası üzerinden adeta muhbirlik veya ulaklık düzeyinde yorumladı! Yeterli gelmemiş olacak ki, bu
defa hakimlerin dosyalarının senelerce sürmesi üzerinden dem vurdu. Sayın Bakan göreve başlar
başlamaz, kendi mesleği olan Savcılık haricindeki diğer iki meslek grubunu esasında toplumun önüne birnevi meze olarak sundu! Aslında bu mevzular oldukça gülünç ve tezatlıklar barındırmaktadır demiştik ya,
ek olarak ancak mevzulara vakıf olanlar için ibaresini ekleyelim! Peki ya olmayanlar bahsi...
Orada da kamusal vazifelerimiz devreye girer, biraz da kamuoyunu biz aydınlatalım, en yalın haliyle ve
kendi zaviyemizden. Mesela Yakın Cumhuriyet Tarihimize bakacak olursak, özellikle yargı erkinin
temsilcilerinden olan Savcılık makamını temsil edenlerin ne denli tarafsız oldukları söylenebilir?
Mesela DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel dediğimizde veya bir dönemin Özel Yetkili Savcılarından
birisi olan Zekeriya Öz hakkında, toplumsal intiba ne şekildedir? Topladıkları deliller ve yazdıkları
iddianameler veya talep ettikleri hususlar, kamuoyunda hukuki bir çerçeveyle mi anılmaktadır yoksa
tamamen vesayetlere figüranlık olarak mı? Bu tartışmayı, yargı üyeleri üzerinden zaten mahvolmuş bir
hak arama yolları serencamında devam ettirmek kime yarar? Velev ki 'alo adalet' hattı gibi bir ulaşım
kanalı teşkil edildi, en çok şikayetler hangi yargı üyeleri(savcılar) üzerinden gelebilir ki? Vatandaşın en
çok muzdarip olduğu; uzun süren gözaltılar, keyfi tutuklamalar, acayip adli kontrol kararları,
karar itirazlarının akıbetinin tespitini bildirmek üzere gönderilmeyen ve bekletilen tebligatlar, sık
görev değişim istekleri düzleminde yazılamayan iddianameler, eksik soruşturmalar vs.
kimin(savcılar) sorumluluğundadır? Şecaat arz ederken sirkatini söylemek...
Yargı üyeleri üzerinden tartışmaları açmak kısa sürede siyasi popülizmi devam ettirebilir ancak uzun
vadede kaybeden yine Hukuk Devleti ilkesi olacaktır, bilinmelidir! Hukuk Devleti ilkesi kaybedince
de; hakim, savcı, asker, polis, doktor, öğretmen, milletvekili, belediye başkanı, işçi, memur, emekli,
kadın ve çocuk herkes, yani maalesef tüm toplum kaybeder. Ayrıca şu da var: Birileri yaşayacak diye
yeterince ölmedi mi bu millet? Nihayetinde ölmedi mi en kudretli paşalar? Dünya kaldı mı saltanatını
sıkı sıkıya tahkim etme gayretinde olanlara? Ölüm hak fakat sonrası, gök kubbede hoş bir sada....
Bakmayın siz kuruntuma, bizler alışmışız kamu kurumlarının vesayete göre pozisyon alma uzmanlığına!
Fakat- asla yakıştıramamakla birlikte- atanmış yargı mensuplarının ki daha çok pozisyon devşirme
gayretine dönüşünce, yükseliyor elbet birkaç kelam! Tenkit maksadı aşmasın ancak ne menem işmiş
almak vaziyet! He şayet mesele almaksa vaziyet, belirleriz kendi akl-ı selimimizi vesayet.